O’NA (SAV) HAYRAN TÜM GÖNÜLLER

Posted On Mayıs 10, 2008

Filed under ŞEMAİLİ

Comments Dropped leave a response

O, bir tane idi… O, şahane idi… O, güzel idi… O, güzeller güzeli idi… O, mükemmel idi… O, eşsiz idi… O, “nûr” idi… O, “duâ” idi… O, “müjde” idi… O, “rüyâ” idi… O, “Muhammed” idi… O, “Ahmed” idi… O, “el-Emîn” idi… O, “kul” idi… O, “Rasûl” idi… O, “Habîb” idi… O “Halîl” idi… O, “rahmet” idi… O, hasret idi… O, vuslat idi… O, cân idi… O, cânân idi.. O, aşk idi… O, bir başkaydı… O, bambaşkaydı…

Sana hayranız yâ Rasûlallah! Sana sevdalıyız yâ Habîballah! Sana muhtacız yâ Nebiyyallah! Sana hasretiz yâ Nûrallah!… Sana salât ve selâm…

Sevgili Peygamberimizi tarif etmek o kadar müşkül bir iştir ki, kelimeler O’nu tarif etmekte âdeta ezilmekte ve aciz kalmaktadır. Peygamberler içinde Hz. Yusuf (a.s.) güzelliğiyle meşhurdur. Bu mânâda yine güzelliğiyle meşhur, güzel sahâbi, Cerîr b. Abdullah (r.a.)’in o eşsiz güzelliğini, “Cerîr, bu ümmetin Yusuf’udur!” diyerek anlatırdı Halife Ömer (r.a.).Peki, Hz. Yusuf’un da Hz. Cerîr’in de yaratılmalarının müsebbibi, kâinatın o eşsiz güzeli Habîb-i Kibriyâ’yı nasıl anlatsın kelimeler? İşte tam burada, boşlukta bir kelime dolaşır: “acziyet…!” Hatta, bu “acziyeti”, O’nun şemâilini bize aktaran asr-ı saadet devrinin birinci nesli olan Sahâbe-i Kirâm Efendilerimiz dahi dile getirmiştir. Mesela, “İlim şehrinin kapısı” Hz. Ali (k.v.) bu acziyeti şöyle anlatır: “O’nun üstünlük ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; ‘Ben gerek O’ndan önce, gerek O’ndan sonra, O’nun gibi birisini görmedim!’ demek sûretiyle, O’nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi.”

Kelimeler aciz kaldığı gibi akıllar da anlamakta ve anlatmakta kifayetsiz kalır O kâinat güzelini… Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizin, O “en güzeli” tarif ederken hemen hemen aynı kelimeleri kullandıkları ve devrin normalde sıkça kullanılan kelimeleri ile değil de âdeta özel kelimelerle anlattıkları dikkat çeker. Bundan dolayı şemâil (hilye) metinlerinden hemen sonra uzunca bir “Ğarîbü’l-Hadîs” koyma ihtiyacı duyulmuştur.

Bir de işin daha da esrarengiz bir yönü var ki; Peygamber Efendimiz, zâhirde tam hakikati ile görülmemiştir. Bu gerçeği İmam Kurtubî şöyle anlatır: “Rasûl-i Ekrem Hazretleri’nin hüsn-i cemâli, tamamen zâhir olmamıştır. Eğer vücudunun bütün güzellikleri olanca hakikati ile görünse, ashâbı, O’na bakmaya takat getiremezlerdi.”

İşte burada akıllara hayret, gönüllere hayranlık ve dillere, “Sana ancak hayran olunur yâ Habîballah!” demek kalıyor.Acizâne, biz de bu konudaki aczimizi itiraf ederek sözü Peygamber bahçesinin nâdide gülleri olan, kendilerine O’nun tarafından “nazar” edilen ve kendilerinin de O’na “nazar” ettiği o güzel Sahâbe-i Kirâm Efendilerimize bırakıyoruz:

Peygamberimizin şairi unvanı ile maruf, Peygamber sevdalısı sahâbi Hassân b. Sâbit (r.a.) bir şiirinde şöyle anlatır o güzelliği:

“Ve ahsenü minke lem tera kattu aynî, / Görmedi senden güzel bir cism-i âlî gözlerim,

Ve ecmelü minke lem telidi’n-nisâü. / Etmedi senden güzel tevlîd, evlâd bir ana.

Hulıkte müberraen min külli ‘aybin, / Ayb-ü noksandan berîsin yâ Rasûlallah sen,

Ke enneke kad hulıkte kemâ teşâü” / Sanki arzu ettiğin surette halk etmiş Hudâ”

Peygamber Efendimizin şemâilini, en beliğ ve geniş bir şekilde tavsif etmesiyle meşhur sahâbi Hind b. Ebî Hâle (r.a.), Efendimizi şu kelimelerle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, yaratılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay hâlindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa olup, başı büyükçe idi. Saçları kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi nûrânî, beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları hilal gibi, gür ve birbirine yakındı; çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, öfkeli hâllerinde kabarır, normal zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübarek burnunun üstünde -onu yüksek gösteren- bir nur vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimizi kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı şerifleri sık ve gür, yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saadetli ağızları geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Gerdanı, saf mermerden tıraş edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiriyle uyumlu olup yakışıklı bir yapıya sahipti. Ne şişman ne de çok zayıftı; karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücudunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeğinin arasını birleştiren kıllar ince uzun bir şerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniş, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya kalınca) idi.

Ayaklarının altı çukur (kemerli) idi, düztaban değildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yağ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek, yürürlerdi. Ayaklarını, ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla beraber, sükunet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümünü arz ederdi. Bir tarafa baktıklarında, bütün vücutları ile birlikte dönerlerdi. Rast gele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashâbı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir, kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere onlardan önce hemen selam verirdi.”

Peygamber (s.a.v.)’in damadı ve halifesi Hazreti Ali (r.a.) ise O’nu şöyle tarif eder:

“Peygamber Aleyhisselam, ne aşırı derecede uzun, ne de iç içe girmişçesine kısa idi; o bulunduğu topluluğun orta boylusu idi. Saçları, ne kıvırcık, ne de dümdüz idi; hafifçe dalgalı idi. Tombul yüzlü ve yumru yanaklı değildi; yüzünde hafif bir değirmilik vardı. Mübarek yüzlerinin rengi kırmızı çalar şekilde beyaz; gözleri siyah; kirpikleri sık ve uzun; kemiklerinin eklem yerleri ile omuz başları iri yapılı idi. Vücudu tüysüz olup, göğsünden göbeğine doğru inen ince bir tüy şeridi vardı. El ve ayak parmakları kalınca idi. Yürürken, meyilli ve engebeli yerde yürürcesine ayaklarını sertçe kaldırırlar (sürümezler) ve adımlarını genişçe atarlardı. Bir kimseye baktıkları zaman, yalnızca başlarını çevirerek değil, bütün vücutları ile o tarafa yönelirler idi. Sırtında, kürek kemikleri arasında “nübüvvet mührü” vardı. Bu, O’nun, peygamberler zincirinin son halkası oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu her şeyden çok severlerdi. O’nun üstünlük ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben gerek O’ndan önce, gerek O’ndan sonra, O’nun gibi birisini görmedim!’ demek suretiyle, O’nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi! Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun.”

Nübüvvet mührünü görmekle şereflenen Câbir b. Semure (r.a.) Efendimiz ise gördüğü güzelliği şöyle anlatır:

“Mehtaplı bir gecede, Peygamber Efendimizi kırmızı elbisesi ile gördüm de; mukayese için bir O’na baktım, bir de aya. Vallahi bence O, aydan daha güzeldi!”

Berâ b. Âzib (r.a.) da şu kelimelerle dillendirir Kâinat Güneşi’ni:

“Rasûlullah Efendimizin saçı çok düz ve fazla kıvırcık olmayıp, hafif dalgalı idi. Kendileri, orta boylu ve geniş omuzlu idiler. Kulak yumuşaklarına kadar inen uzun ve gür saçları vardı. Bir defasında kendilerini kırmızı hırkasıyla görmüştüm. Gerçekten hayatımda, O’nun kadar güzel birisini görmüş değilim!”

Bir keresinde adamın birisi Berâ b. Âzib (r.a.)’e sorar:

“Peygamber Efendimizin yüzü, kılıç gibi mi parlaktı?” der. O da, “Hayır, kılıç gibi değil, ay gibi!” şeklinde cevap verir.

Bunun gibi daha nice sevda kokan kelimeler, cümleler… Sanki kelimelerin her birinde Kâinat Güzeli’ni anlatamamanın ezikliği var. Tasavvuf için, “anlatılmaz, yaşanır” ifadesi kullanılır. Habîb-i Kibriyâ için de “anlatılmaz, anlatılamaz” ifadesini kullanmak yanlış olmasa gerek. Evet, Cenâb-ı Hakk, Peygamber Efendimize, kainattaki en büyük vazifeyi tevdi ettiği gibi, âdeta bu vazifeyi kaldırabilecek bir vücut yapısı da bahşetmiştir.O’nu (s.a.s.) en güzel sûrette yaratan Musavvir Zül-Celâl’e hamd olsun! O, en güzel yaratılana selam ve salât olsun! Kelimelerin acizliğine rağmen bize O’nu en güzel şekilde tasvir ve tavsif eden Peygamber güllerine sonsuz teşekkürler osun!

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir duasında şöyle buyurur:

“Allah’ım! Sûretimi güzel yarattığın gibi ahlâkımı da güzel kıl!”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s