iSLAMiYETiN ZUHURU VE DÜNYA AHVALiNE UMUMi BAKIŞ

Posted On Kasım 21, 2007

Filed under Uncategorized

Comments Dropped leave a response


İSLAMİYETİN ZUHURU VE DÜNYA AHVALİNE UMUMİ BAKIŞ


İslamiyetin muzdarib insanlığa neler getirdiğini ve Hazret-i Muhammed’in tebliğ eylediği İslam talimatının beşeriyete nice hizmetleri olduğunu layıkıyle anlayabilmek için, o zamanki dünya ahvaline şöyle umumi bir nazar atfetmek yerinde olur. Miladi altıncı asırda dünyanın üstünü kalın siyah bulutlar kaplamıştı. Dünyada insanlığın en muhtaç olduğu şey huzur ve sükun, asayiş ve emniyet kalkmış gibi idi. Dünyanın birçok köşeleri kanlı boğuşmalara sahne oluyordu.

Şöyleki, İspanya ve Cenubi Fransa’da saltanat davaları yüzünden siyasi boğuşmalar, kargaşalıklar vardı. Fransa’da Vizigotlarla Franklar arasındaki nizalar tarihin en hazin sahifelerini yazıyordu. Anglosaksonlar İngiltere adasını istila etmişlerdi. Orada da kanlı boğuşmalar oluyordu. Bugün sanat ve medeniyet kaynağı olan İngiltere, o zaman vahşet içinde idi. Koyu bir zulüm ve zulmet içinde bocalıyordu. İtalya’da Romalılar eski şöhret ve ehemmiyetini kaybetmiş, o koca imparatorluğun merkezi olan Roma şehri, sırf dini bir merkez haline gelmişti. Bir Roma-Germen millet camiası yapmak, yeni bir Roma İmparatorluğu kurmak isteyen Teodoris bunu yapamadan ölmüş; dahili ve harici entrikalarla sarsıldıktan sonra Roma’da kurduğu bu Germen-Got hakimiyeti nihayet bulmuştu. Bu hakimiyetin hudutları Sicilya’dan Tuna kaynaklarına ve Dalmaçya Alplerine kadar uzanan sahalarda bulunuyordu.

Bizans, eski tarihi şöhreti silinmiş, sönük bir halde idi. Şarki Avrupa garpten, Ren nehrinin döküldüğü yerden başlayarak doğuda Tuna’nın ağzına kadar kargaşalık içinde çalkalanıyor, yeni yeni istilalara maruz bulunuyordu. İskandinavyalılar, Norveçler, Danimarkalılar; Got’ların ve Hun’ların çığrına koyulmuşlar, istila peşinde idiler. Milletler göçüyor; devletler çöküyor, bu memleketlere Hristiyanlık yeni yayılıyor; eski iptidai dinin izleri siliniyor; mezhep ve din mücadeleleri oluyordu. Avrupa’da vaziyet kısaca böyle bir manzara arzediyordu.

Asya’ya gelince, o da Avrupa’dan hiç da aşağı değildi. Lisansların ve fikirlerin kaynağı olan Hint ve Tibet, siyasi ve felsefi meselelerin en gariplerine sahne olan Çin, iç ve dış harplerle, dini münazaalarla birbirine girmişler, boğazlaşıp duruyorlardı. Asya’nın şimali, o zaman henüz malum bile değildi. İran ise Bizans’la daimi bir harp halinde idi. Irak mezhep kavgalarına sahne olmuştu.

Afrika’da ise, Romalılar ve Yunanlılar, Mısır’ın kanını emiyorlar; o eski medeniyet ülkesini sömürüyorlardı. Afrika’nın şimalini aynı siyah bulutlar kaplamış, korkunç fırtınalar kasıp kavuruyordu. Bütün dünyayı saran bu ahvalden kurtulabilmiş tek bir ülke vardı, Arabistan yarımadası. Onun ahvalini incelemeden önce, onun komşuları olan üç memlekete bir göz atalım.

İRAN

İslamiyetin zuhuri esnasında İran’da Sasaniler hakimdi. İran’nın şarkında ve şimalinde Türkler, garbında da şarkı Romalılar vardı. Ön Asya’da, birbirine rakip olan İran ve Bizans devletleri arasında sürüp giden boğuşmalar oluyordu. Nuşirevan Bizans’ı mağlup etmiş, Suriye’yi almış, Antakya’yı yakmış yıkmış, Anadolu’yu baştan başa talan etmişti. Bizans’ı yıllık 30 bin altın vergiye bağlamıştı. Yemen kıtasını da İran’ın hakimiyeti altına sokmuştu. Nuşirevan’ın ölümünden sonra İran’da sükut başlamıştı. Hüsrev Perviz, Mısır’ı ve Suriye’yi zaptetmiş ise de, sonunda Kayser Herakliyus onu mağlup etmiştir. Sonra İran’da taht ve saltanat kavgaları başlamış, siyaset entrikaları memleketi sarmıştı. Hüsrev Perviz’in fazla müsrifliği, ahalinin mal ve mülkünü müsadere etmesi gibi haller vaziyeti hepten kötüleştirmişti. Memleket, içinden ve dışından kaynaşıyordu. İçtimai düzen bozulmuştu. İslamiyetin zuhuru sırasında İran ahalisi avam ve zadegan sınıflarına bölünmüştü. Avam sınıfı istismar olunuyordu. Devletin resmi dini Zerdüştlük idi. Bu din adamları hükümdarlardan ziyade nüfus sahibi idiler. Hükümet bunların elinde idi. Irak’ta da Mecusi, Zerdüştlük, Hristiyanlık birbiriyle mücadele halinde idilerler.

BİZANS

Altıncı asırda Bizans, şarktan İran’la, Kafkas’lar da Hazer Türkleriyle,Balkanlarda ise Bulgar Türkleri’yle, Balkanlarda ise Bulgar Türkleriyle komşu idi. Bizans bir sükut halinde idi. Kumar masaları, hamam eğlenceleri, zevk ve safa almış yürümüştü. Taht kavgaları bu sükutu kolaylaştırıyordu. Bundan faydalanan Afrika Umum Valisi Herakliyüs, kuvvetli bir donanma ile İstanbul’a geldi ve tahta geçti. Bundan önce İran Şahı Nuşirevan Kadıköy havalisine kadar ilerlemişti. İran ve Yunan mücadeleleri pek eskidir. Her ikisi de dünyaya hakim olmak sevdasında idiler. Bu mücadelelere en fazla Suriye toprakları sahne oluyordu. Miladi 616 yılına kadar Suriye’de katliamlar devam etmişti. Acemlerin istilaları sırasında burada Hristiyanlardan 90 binden fazla insan öldürülmüştü.

Herakliyüs, Hazret-i Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicret yılı olan Miladi 622 tarihinde kuvvetli bir ordu ile yürüyerek, İranlıları Nineva civarında dehşetli bir mağlubiyete uğrattı. Herakliyüs İranlıları yenip tekrar ele geçirdiği Kudüs’e girdiği zaman, İslam Peygamberi Hazret-i Muhammed’den kendini İslam dinine davet mektubu aldı. Herakliyüs o zaman hiç hatırına getiremiyordu ki, on sene sonra bu İslam Peygamberinin orduları, onun ordusunu Ecnadin muharabesinde mağlup edecekler, kendisi de ağlaya ağlaya Suriye’yi terk edecetir.

Bu asırda Rumlar Avrupa’da Gotlar’ın hücumuna uğramışlardı. Hunlar da Şark’tan Roma’yı tehdit ediyorlardı. Gerek İran ve gerekse Bizans’ta din ve mezhep kavgaları oluyordu. Bu din mücadelelerine Yahudiler de karışıyor, onu körüklüyorlardı. Yahudiler Hristiyanları, Hristiyanlar da Yahudileri fırsat buldukça öldürüyorlardı. Yalnız devlet adamları değil, din adamları da ellerini kana bulamaktan çekinmiyorlardı. Her taraf kan içinde idi. “Yahudiler o devirde Rumlardan intikam almak için icra ettikleri e’fal cümlesinden olarak olarak Acemlerden seksenbin Hristiyan esiri satın almışlar ve cümlesini kesmişlerdi.”

MISIR

Mısır,tarih boyunca bir çok istilalara uğramış bir ülkedir. Türkler, İranlılar, Büyük İskender ve Romalılar eskiden Mısır’ı istila etmişlerdi. Romalılar eskiden Mısır’ı istila etmişlerdi. Romalılar Miladdan 30 yıl evvel Mısır’ı müstemleke haline getirmişlerdi. Roma orada bir vali bulunduruyordu. Valinin merkezi İskenderiye şehri idi. Romalıların istilasından sonra Mısır’da eskisi gibi büyük binalar, ma’betler vücuda getirilmedi. Mısır, ilim, sanat ve iktisadi cihetlerden sükuta başladı. İçtimai nizam günden güne bozulmaya yüz tuttu. 172 Yılından itibaren Mısır ahalisi Roma idaresine karşı ayaklanmaya başladı. Evvelden Yahudilerle Romalılar arasında İskenderiye civarında başlayan kargaşalıklar yavaş yavaş bütün Mısır’a yayıldı.

Roma’nın koyu zulmü, tasavvuf cereyanlarına yol açtığından, Romalıların şiddetli tazyiklerine rağmen, Hristiyanlık Mısır’da süratle yayılıyordu. Romalılar buna mani olmak için bir çok yerlerde yaptıkları gibi Hristiyanları kılıçtan geçiriyorlar, arslanların ağzına atıyorlar, canavarlara parçalatıyorlardı. Buna rağmen Hristiyanlık Mısır’da yayılmıştı. En sonunda Roma kendisi de Hristiyanlık hamisi kesilmişti. Asıp kestikten, yakıp yıktıktan sonra Romanın Hristiyan olması, Hristiyan müminlerine geniş bir nefes aldırmıştır. O zaman Mısır’da da bir çok manastırlar yapılmış, rahipler, keşişler çoğalmış, kiliselere ve manastırlara birçok arazi tahsis edilmiş. Bu yüzden devletin geliri azaldığından vergiler arttırılmıştı. Sırtlarına ağır vergiler yüklenen halk, günden güne fakir düşüyordu. Mezhep ihtilafları, din kavgaları da almış yürümüştü. Halk bunlardan bıkmıştı. Ağır vergiler altında ezilen halk, İslam fatihlerini kurtarıcı gibi karşılayacaktır. İşte İslamın zuhurundan önce Arabistan yarımadasının komşularında vaziyet böyle idi.

Bütün dünyada sınıf farkları vardı. Köleler, esirler pek acınacak halde bulunuyordu. Hele kadınların bir çok haklardan mahrum tutuldukları, erkeklerin elinde bir köle muamelesi gördükleri, eşya gibi alınıp satıldıkları göz önüne getirilirse insanlığın ne kadar acıklı bir vaziyete düştüğü kolayca anlaşılabilir. İslamiyet zayıfların hamisi olarak ortaya çıkmıştır. Her nevi sınıf farklarını ortadan kaldırıp, dünyanın hala erişemediği müsavatı tam bir şekilde ilan ve tatbik etmiştir. Fransız Büyük İhtilalinin binlerce insan kanıyla yazdığı Hukuk-u Beşer Beyannamesinden bugün Birleşmiş Milletler camiasının, dünyanın yarısında tatbik edebildikleri İnsan Hakları Beyannamesinden o zaman eser yoktu. Bunları bundan 14 asır önce İslam Peygamberi, veda haccında bütün insanlığa çok beliğ bir tarzda ilan etmiştir. İslamın ilan ve tesis ettiği şeyler tatbik edilmiştir. Misal mi? İşte Hazret-i Ömer, dünyada adaletin timsali olan bu mübarek zat, hem demiş ve hem de dediklerini öylece yapmıştır. Herkes adaletten ve demokrasiden bahseder. Fakat Hazret-i Ömer gibi dediklerini aynen tatbik eden hani? Ömer hak bildiği ve hak olduğunu söylediği şeyleri bizzat kendisi de yapmıştır. Laf kolaydır, fakat iş güçtür. Dediklerini tatbik eden azdır. Dava adamı, iş adamı olabilmek, halka kendisi örnek olmak, işte büyüklük budur. Halkın başına geçtikten sonra, kendisinin halktan bir fert olduğunu unutmadan yaşayabilmek. İşte Hazret-i Ömer’in cihanı hayran eden azameti buradadır. Halk arpa ekmeği yerken onun boğazından beyaz ekmek geçmez. Halk yamalı elbise giyerken o cicili bicili elbiseler içinde rahat edemez. Halka taze et dağıtırken evinde ekmeğini zeytinyağına banarak yer. Kayser’in elçileri Onu, kırda bir taşı başına yastık yapmış uyurken bulur. Halk adamı işte böyle olur. İslamiyet insanlığa böyle misaller ve örnekler vermiştir ve böylelikle insanlığı kurtarmıştır. Yoksa beşeriyetin biçareliği, perişanlığı sürüp gidecekti. Dünyanın o zamanki manzarası pek acıklı idi.

Beşeriyetin nasıl bir duruma düştüğünü biraz daha belirtmek için insanlığın yarısı olan kadınların ahvalinden kısmen bahsedelim.

KADINLIĞIN DURUMU

Kadının içtimai durumu Araplarda çok kötü idi. Fakat diğer milletlerde sanki daha mı iyiydi? Asla! Gerek Asya ve gerek Avrupa’da kadın, hukukundan mahrum idi. Hiçbir hak sahibi sayılmazdı. Erkek istediği zaman onu boşar, istediği zaman alırdı. Kadın eşya gibi telakki edilirdi. Evde hizmetçi derecesinde tutulurdu. Yahudi kızları babalarının evlerinde bile bir hizmetkar gibi idi ve icabında satılırlardı. İranda Mezdek, kız kardeş ve ana ile evlenemeyi bile caiz gören, sözüm ona bir din kurmuştu. Zerdüştlük te kız kardeş ile evlenmeyi kabul ediyordu. Bu vaziyete düşen kadınlıktan ne beklenirdi?

Çin ve Hint gibi eski milletlerde, kadının ne kadar acıklı bir halde tutulduğu herkesçe belli bir şeydir. Eski kavimlerde kadının mevkii, her nedense çok geri tutulurdu. Bilhassa Hint’te kadın pek zavallı bir mahluk olarak adlonuldu. Kadının hiçbir hakkı yoktu. Kadın zevk aleti idi. Rahibeler bile fesada vasıta yapılırdı. İlahların musikiyi ve raksı sever olduklarına inançları olduğundan mabetlerde bir çok rakkaseler, papazların her emrine amade bulunurdu. Kadınlar okumaktan, ruhlara yapılan ayinlere katılmaktan, ilahlara kurbanlar takdim etme merasimine iştirakten memnu idiler. Kadının dini, efendisine hizmetten ibaretti. Ölen kocasının naaşı üzerinde kendisini yakmak suretiyle hayatını kurban eden sadık zevce, en asil ve en iyi kadın diye bütün Hint mabetlerinde tebcil olunurdu. Bu ne kötü adettir. Dul kalan kadın, böyle feci bir surette yakılarak kurtulmuş adlonulurdu. Çünkü ana olmadığı takdirde bir kadının duçar olacağı yegane akibet, en müthiş safaletti. Hindularca kadının mevkii çok alçak tutulurdu.

İran’da Mecusi zerdüştlerinin devrinde kadınların geçirdiği mahkumiyet çok fecidir. Kadın bu devirde erkeğin şehvetine mahkum olan bir esirden ibaretti. Bir İranlı, en yakın akrabasıyla bile evlenebilirdi. İstediği zaman boşamakta serbestti. Bu iş onun keyfine bağlı idi. “Kadınları infirada mahkum etmek, yalnız İranlılara mahsus bir adet değildi. Yunanlılar da kadınları evlerinde kilitler ve bunların umum arasında görünmelerine müsaade etmezlerdi. İran’da kadınları muhafaza için harem ağaları kullanmak en eski zamanlardan beri şayi idi. Yunanistan’da olduğu gibi, İran’da da odalıklar almak adet olmuştu.

Bizans’ta ise kadının durumu şöyle idi. Kadın erkeğin malı idi, onda istediği gibi tasarruf hakkı vardı. Hayatı ve ölümü eşinin elinde idi. Köle muamelesine tutulurdu. Kadın evvela babasının, evlendikten sonra kocasının, kocası ölünce de oğlunun esiri idi. Kadın bir şehvet metaı adlonulurdu. En medeni olan Atinalılar arasında bile kadın, çarşılarda satılır, başkalarına ihale olunur, zevke tabii birer aletti. Kadın mahza evin düzeni, çocuklara bakmak için lazım olan, fakat buna rağmen fena olarak adlonulan bir şeydi. Eski Yunan’da ailede baba hakimdi. Çocuklarını satabilirdi. Eski Fransa’da da hal böyleydi. Eski Roma aile teşkilatında baba reis idi. Reis çocuklarına istediği gibi tasarruf eder, aileden atar, satar ve aile disiplinine aykırı harekette bulunan efradını öldürebilirdi.

Hz.İsa, kadınlar hakkında çok hayırhahtı. Fakat Hristiyan Avrupa-Putperest Avrupa gibi kadını hakir görmekten kendisini bir türlü kurataramadı. Kadın ile erkek arasındaki münasebete başka gözle bakarak eski görüşlerden ayrılamadı. Kadın köle mevkiinden kurtarılamadı. Muhtelif devirlerde zaman zaman ortaya atılan felsefe meseleleri arasına bile karışan şu meseleler, kadın hakkındaki o kötü telakkinin devamından başka bir şey midir? Ona mesuliyet var mı, yok mu?Yoksa hayvanlar gibi mesul değil mi? Bu gibi acayip şeyleri ortaya çıkaranlar bulundu. Kadının ruhu olup olmadığı münakaşa edildi.

Hristiyanlık şeref ve merhamet duygularına çok fazla önem verirdi, putperestliği yıkmak için gelmişti, fakat bunlar hep tersine dönüyordu. Halk ölülerin ruhlarına tapıyordu. Azizlerin muhallefatı takdis yapılırdı. Kilise kendi fikrine muhalif olanları amansız eziyordu.

“Bütün cihan medeniyetinin gözü önünde Hristiyanlığın tarihinde namı(aziz) olarak kaydolunan birinin eliyle ve teşvikiyle asil bir kadın katledilmiş ve bu aziz son asırda kendisini müdafaa edecek ve bu hareketini maruz gösterecek bir adam da bulmuştu. Trapezde beliğ sahifeleri, Hristiyanlığın en feci cinayetlerinden biri olarak yaşayacak olan bu cinayeti tasvir etmektedir. Deshanesi İskenderiye’nin bütün servet ve ihtişamıyla malamal olan güzel, hakim ve faziletkar bir kadın dershanesinden çıktığı sırada Hristiyan mutaassıbları tarafından tecavüz olmuştu. Kendilerini din müdafileri addeden bu haydutlar, biçare kadını arabasından çekmişler, üstünü başını tarumar ederek sokaklarda sürüklemişlerdi. Korkudan biçare düşen kadın en yakın kiliseye götürülmüş ve orada aziziz eliyle katledilmişti. Ceset parça parça edilmiş, kadının etleri kemiklerinden ayrılarak ateşe atılmış ve bu suretle şeytani cinayete nihayet verilmişti. Hristiyanlık bu cinayetin mürtekibi olan haydutu aziz mertebesine yükseltmiş. Fakat kurban edilen Hipatya’nın intikamını Amri’bni’l-As’ın muzaffer kılıcı almıştı.”

İçtimai hayatın bozulduğu, ahlak bağlarının çözüldüğü, fazilet nizamlarının, cemiyet kaidelerinin ihlal edildiği böyle bir zamanda Hazret-i Muhammed yeni bir din ve nizam getirmiştir. Bu dinde, kadının mevkii çok muhteremdir. Kadına merhamet, hürmet esastır. Kadın erkekle eşit haklara sahiptir. Kadın da erkek gibi itikadi, ameli ve ahlaki hükümlerle mükellef, iyilikle amel, kötülükten nehy ile memurdur. Erkeklere okumak farz olduğu gibi, kadınlara da farzdır. Malı, nefsi ve zimmeti üzerinde istediği gibi tasarruf hakkına maliktir. Kimsenin iznine ve hakimin müdahalesine ihtiyacı yoktur. Evlenme, alım, satım, kiraya verip alma, bağışlama, emanet etme, kefil olma, havale yapma, ödünç para verip alma, şirket kurma, vekalet, sulh ve ibra, dava ve ikrar gibi bilcümle hususlarda islam hukukuna göre erkek gibidir. Kadın da erkek gibi, gayri meşru fiil ve hareketlerinden ma’len ve vicdanen me’suldür.

Mirasta erkekten noksan pay alması, ihtiyaca, karı ve çocukları infak külfeti koca üzerinde olmasına, şehadette iki kadının bir erkek makamında tutulması, şahadeti tahammüldeki zaafına, diyeti, erkeğin diyetinin yarısı olması sa’y kudretindeki noksana binaendir. Bununla beraber bazı hallerde bir kadının şahadeti bile kabul olunup onunla hüküm verilir. Bundan da anlaşılıyor ki, bir kaç meselede kadın ile erkek arasında görülen fark, insan hakları bakımından değil, kadınların hususiyetleri bakımındandır. Hatta İslam şeriatıda, kadınlar siyasi haklara dahi maliktirler. Hz.Peygamber Efendimiz onların da biatlerini kabul ediyordu, kadınlar da rey veriyordu. İmam-ı Azam’ın içtihatına göre, kadınlar hakim de olabilirler. Doktor, hastabakıcı vs… Talim ve tedrisat işlerine kadınlar da iştirak etmişlerdir.

Bütün bunlar meydanda iken nasıl olur da “İslamiyetten önceki devirde Arap kadını, bilhassa iktisaden müstakil olduğu takdirde, sonraki zamandan çok daha fazla bir hürriyete sahip bulunuyordu.” diyebilir ve hakikatleri bu kadar ters göstermeye kalkışır.

İşte Hazret-i Peygamber’in İslam Dinini tebliğ için Allah tarafından gönderilmesinden önce dünya ahvali bu merkezde idi. İslamiyet muzdarip beşeriyetin halaskarı olmuş ve beşeriyete muhtaç olduğu şeyi getirmiştir.

Hülasa, İslamiyetten evvel dünyanın hiç bir yerinde huzur ve sükun yoktu. Romalıların bozuk ahlakı, sefahat her tarafı kaplamıştı. Bizans sükut halinde bulunuyordu. Bütün dünya vahşet ve zulüm içinde idi. Hayır ve faziletten namını anan yoktu. Herkes şer kuvvetiyle iş görüyordu. Hak, kuvvete mahkumdu, kalplerden merhamet silinmişti, şefkat ve merhamet getiren Hritiyanlık bile, eskiden mensuplarının gördüğü acıların intikamını almak sevdasında idi. Yahudilere neler yapmıyorlardı. Baştakilerin en büyük gayeleri harp idi. Dünyayı ateşe verip kan ve alev içinde insanlar boğulurken,ganimet toplamak istiyorlardı. Şehirler yıkılıyor, ülkeler harap oluyor, hastalık ve sefalet dünyayı kırıp geçiriyordu. Fitne ve fesat kasırgaları her tarafı kasıp kavuruyordu. Dünyadan el çekmiş keşişlerin manastırlarında ve eski felsefe kırıntılarını taşıyan bazı alimlerin mesailerinde ancak ümit veren bir selamet ışığı görülüyordu, fakat onlar da azdı, bozulmaya mahkumdu. Emniyet ve huzur, adalet ve asayiş beşerin en muhtaç olduğu şeyler yeryüzünden kalkmış, barbarlık dünya yüzünü kaplamıştı.

Ancak coğrafi durumu itibariyle Arabistan yarımadası bu kargaşalıklardan kısmen azade kalabilmişti. Avrupa uzaktı, Hint ve Çin ile temasda değildi. İran’la komşu idi, fakat fazla bağlılığı yoktu. Suriye tarafından Romalılarla komşu idi. Ticari münasebetleri vardı, fakat kültür münasebetleri yoktu. Arabistan’ın sıkı münasebette bulunduğu tek ülke Habeşistan idi.

Hasılı cihan pek karanlık ve karışık bir halde idi. Islahı bir Peygamberin zuhuruna muhtaçtı. Bütün ümitler, Yahudi ve Hristiyan dinlerinin müjdelediği ahır zaman Peygamberi’ne yönelmişti. Bütün dünya zulmet içinde bu kurtarıcının zuhurunu dört gözle bekliyordu. Mukaddes Beyt’in bulunduğu Mekke’de doğan Muhammed b.Abdullah, işte beklenen bu kurtarıcıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s