DÜNYA BARIŞINA ”SÜNNET-İ SENİYYE” MODELİ

Posted On Haziran 7, 2007

Filed under Uncategorized

Comments Dropped leave a response

Dünya barışına “Sünnet-i Seniyye” modeli

İslâm kelimesi, Arapçada ‘barış’ anlamına gelen ‘Selâm’ kelimesinden türetilmiştir. Bu anlamıyla selâm, bir çok yerde geçer ve Müslümanların konuştukları dillerde günlük hayatın bir çok alanında kullanılır. Ayrıca ebedî olarak kalınacak Cennete “Dâru’s-Selâm-Kurtuluş yurdu” denilmiştir. Haddizatında bütün semâvî dinlerin insanlar arasındaki düşmanlık ve çatışmaları sona erdirmek, emniyet ve sulhü temin etmek için geldiklerini1 düşünecek olursak, son ve en mükemmel din olan İslâmın barışa verdiği önemi anlayabiliriz.

Günümüz Arap dilinde barış ifadesi için ‘selâm’ın hakimiyetinden bahsedebiliriz. Klasik eserlerde savaşın karşıtı olarak ‘barış’ anlamında sadece ‘sulh’ kullanılırken, modern Arapçada bu kelime, giderek ‘savaştan barışa geçiş’ olarak sınırlandırılmıştır. Önceleri siyâsi anlam taşımayan ‘selâm’ kelimesi ise ‘sulh’ün yerini alarak, başta da belirttiğimiz gibi, ‘savaş halinin zıddı olan barış hali’ anlamında kullanılmaya başlanmıştır.Yine modern Arapçada devletler arasındaki barışı ifade için kullanılan ve selâmla aynı kökten gelen “Silm” kelimesini burada zikredebiliriz.

İslâm fıkhında gerek fertler arasındaki, gerekse devletler arasındaki barış esası üzerine kurulu ilişkiler çerçevesinde kullanılan diğer önemli kavramlar arasında musalaha, mürâveze, mütâreke, muâhede, muvâdaa ve mühâdeneyi sayabiliriz.

İslâmın ırkı, dini, dili, ülkesi ne olursa olsun, insanlar arası münasebetlerde barış ve sulh prensibini ön plana çıkarması temelsiz bir iddiadan veya zorlama bir yorumdan ibaret değildir. Gerek Kur’ân-ı Kerîm’e ve gerekse Sünnet-i Seniyyeye dikkat edecek olursak, İslâm nazarında, hakikat ve maslahatın “sulh” olduğunu, Müslümanlarla Müslümanlar, Müslümanlarla gayr-i Müslimler arasındaki ilişkilerin odak noktasını barış ve kardeşlik prensibinin teşkil ettiğini görürüz. İnsanlığın birlik ve kardeşlik içerisinde ve mutlu bir şekilde yaşamasını hedefleyen İslâm dini, sulh ve salâhı esaslı bir prensip olarak kabul eder. Savaş, İslâmın hedefleri arasında yer almaz. Hattâ buna şer nazarıyla baktığını da söylemek mümkündür ve bu özellikle Müslümanlar arasında olursa en büyük şer, en büyük tehlike olarak değerlendirilir. Ancak zarûret varsa bu yola başvurulabilir. Son dönem İslâm hukukçularından olan Ömer Nasuhî Bilmen konuya şöyle açıklık getirmektedir:

“Esasen harp, insanları öldürmekten, mamureleri yıkıp yakmaktan ibaret olduğu için İslâm nazarında bizâtihî güzel bir hareket değildir. Ve sulh ve salâh dairesinde yaşamak mümkün oldukça harp cihetine gidilmesi iltizam edilemez. Bu cihetledir ki, usûl-i fıkıhta ‘cihâd lizatihî hasen bir vecîbe değildir, belki ligayrihî hasendir’ denilmiştir.”

Hattâ cihâdın, kuru bir ifâdeyle sadece “savaş” olarak değerlendirilmesi yanlış görülmüştür. Cihâd, evvelâ sulhâne yol ve vasıtalarla İslâmın tebliğ edilmesi ve bu konuda gayret göstermeyi ifâde eder. Ne zaman ki İslâmın tebliği güçleşir, din ve inanç hürriyetini teminat altına almak ve İslâm devletini savunmak gerekirse bilinen mânâda savaşa başvurulur.

O halde bizzat kendi isminde “barış” manası taşıyan İslâmın, tüm insanlığa “dünya barışını,” bir başka zaviyeden de “barış dünyasını” temin ve inşâ için gönderildiğini söyleyebiliriz. Çünkü, barış içinde insanlık huzura ve mutluluğa ulaşabilir. Çünkü, barış içinde insanlık birbirleriyle tanışarak, kardeşlik içinde yaşayabilirler. Çünkü, barış içinde hem maddî hem manevî ilerlemeler söz konusu olabilir. Çünkü, barış içinde insanlık, içinde barındırdığı her türlü kötü hasletleri yenebilir. Çünkü, barış içinde insanlık İslâmın evrensel tebliğine kulaklarını ve kalplerini aralayabilirler.

“İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini (güzellikleri) galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umûmîyi de temin edecek.”

Bu durumda elde edilecek dünyevî barış ve sulh ortamı, aslında ebedî “selâmetin” kazanılması, “dârü’s-selâm,” yani sonsuz esenlik ve selâmetin yaşanacağı âhiret saadetinin de bir ön hazırlığı mahiyetinde olacaktır. Bediüzzaman Said Nursî’nin de vurguladığı gibi, “dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele” etmek, “iki cihanın rahat ve selâmetini” kazandırır.

Barış dininin barış Peygamberi

Resulüllah (asm), İslâmın zuhûr ettiği dönemde, Arabistan yarımadasında yaşayıp dahilî ve haricî çatışmalar sebebiyle bir türlü barış ve huzur havası teneffüs edemeyen insanlara her fırsatta müsâmahayla ve barış teklifiyle gitmiştir. Medine’ye hicret ettikten sonra, farklı din, ırk ve milletlerden oluşan şehir halkını barış esasları çerçevesinde gerçekleştirilen bir anayasayla birleştirmesi, nesiller boyunca birbirlerinin kanını akıtıp, düşmanlık yapan Evs ve Hazrec kabilelerini kardeş yapması, sulh talebinde bulunan, anlaşma yapmak isteyen herkesle sulha yanaşması, kendini ve diğer Müslümanları öz yurtlarından çıkaran kişilere karşı hiç bir zaman kin gütmeksizin, daima onların kurtuluşu için çalışması ve daha bir çok uygulamayla barışın önemi üzerinde durmuştur.

Barış ve kardeşliğin sağlanmasında Sünnet-i Seniyye modeli

Hz. Peygamber (asm) muhâlifleriyle, yani İslâm düşmanlarıyla devlet çapındaki münâsebetlerini Medine döneminde gerçekleştirmiştir. Gayr-i Müslim kabile ve devlet yönetimleriyle barış anlaşmaları akdederken ilk başta dayandığı temel kaynak şüphesiz Kur’ân idi. Bütün uygulamalarında olduğu gibi, bu alanda da yine doğrudan Kur’ânî prensipleri esas aldı. Ancak bu kaynakta bulunmayan veya genel hükümler halinde bildirilip ayrıntılar hakkında bilgi verilmeyen durumlarda kendi görüşüne başvurdu. Böylelikle uluslararası barış adlaşmalarıyla ilgili Sünnet dayanağını oluşturdu.

Hz. Peygamber’in (asm) Medine’ye geldiğinde Yahûdilerle barış ortamını sağlamaya yönelik anlaşmaya vardığı sabittir. Ancak Yahûdiler O’na ihanet edip defalarca anlaşmalarını bozdular, savaş açtılar.

Sünnet-i Seniyyede barışa dair bir diğer önemli örnek, Mekke müşrikleriyle yapılan on senelik Hudeybiye barış anlaşmasıdır. Bunun dışında henüz Müslüman olmamış diğer komşu kabilelerle ve hattâ o dönemin en büyük devletleriyle dahi ilişkileri geliştirme gayreti içinde oldu. Tabii bu faaliyetlerdeki temel hedef İslâm dininin tebliğiydi. Sonuçta gayretler boşa çıkmadı. Hz. Peygamber henüz hayattayken İslâm devletinin sınırları akıl almaz bir sür’atle, alabildiğine genişledi.

Hz. Peygamber efendimizin muhtelif kesimler ve kitlelere yönelik toplumsal barış ve sulhane münasebetlerin inşâsına yönelik tavsiye ve uygulamalarına dair bazı örnekler verelim.

1- Müslümanlarla gayr-i Müslimler arasındaki ilişkiler:

“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; Allah’tan afiyet dileyin. Fakat onlarla karşılaştığınızda da sabredin ve bilin ki Cennet, kılıçların gölgesi altındadır.”

“İnsanlar arasında Allah’ın en çok sevmediği kimse, barışa yanaşmayan inatçı hasımdır.”

“İnsanların arasını düzeltmek için, aslı olmasa bile hayır konuşan, güzel söz söyleyen ve bu sözleri birinden diğerine taşıyan kimse yalan söylemiş olmaz.”

Hicrî beşinci yılda Medine’yi muhasara altına alan Mekkeli müşriklerin önderliğindeki müttefik düşman kuvvetleri, Medineli Yahûdileri kendi yanlarına çekip, Müslümanları arkadan vurmak istemişlerdi. Resûlüllah (asm) böyle bir ittifakı önleyebilmek için Yahûdilerle, Medine hurmalarının yarısını vermeye mukâbil bir anlaşma teklifinde bulundu.

Hicri altıncı yılın Zilkâde ayında Hz. Peygamber (asm) sadece umre yapmak için yola çıkmış, bunu haber alan Mekke’li müşriklerin Halid bin Velid ve İkrime bi Ebî Cehîl komutasında büyük bir ordu hazırlaması üzerine şunları söylemişti:“Yazık Kureyş’e ki, savaş kendilerini yeyip bitirdi. Benimle diğer Araplar arasına girmeseler ne olur sanki? Şâyet onlar bana üstün gelirlerse, zaten istedikleri bu. Şâyet Allah beni onlara üstün getirirse, hep birlikte İslâma girerler. Güçlü olsalar bile daha nereye kadar böyle savaşıp duracaklar?.”

Mekke müşrikleriyle gerçekleştirilen Hudeybiye Sulh Anlaşmasında yer alan şu madde musâlahaların uygulamadaki yerini gösterir:“Her kim Muhammed’in (asm) birliğine ve ittifâkına girmek isterse oraya girebilir ve her kim Kureyş’in birliğine ve ittifâkına girmek isterse oraya girebilir.”

Bu maddeden hareketle Bekiroğulları kabilesi Kureyşle, Huzâa kabilesi ise Hz. Peygamber’le (asm) anlaşma akdetmiştir.

Mekke müşrikleriyle yapılan on senelik Hudeybiye Anlaşması, özellikle barış ve sulh eksenli münasebetlerin ne derece önemli olduğunun ve Resûlüllah (asm) tarafından barışa ne kadar çok önem verildiğinin en belirgin örneğidir. Fetih Sûresi 27. ayeti tefsir ederken Bediüzzaman Said Nursî, bu barış anlaşmasının akdedildiği esnâda, zâhirî açıdan İslâm aleyhinde bir anlaşma olarak görüldüğünü, Kureyşli müşriklerin galibiyetini sembolize ettiğini dile getirir. Hemen ardından da, mezkûr âyet-i kerime ile Hudeybiye Anlaşmasının mağlubiyet ve yenilgi mânâsının çok ötesinde, “mânevî büyük bir fetih” ve “sair fütuhatın da anahtarı” olacağına dair müjde verildiğine dikkat çeker. Bediüzzaman, bu tespitinin akabinde, konu hakkında şu açıklamalarda bulunur:

“Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile, çendan maddî kılıç kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’ân-ı Hakîmin bârika-âsâ elmas kılıcı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musalâha münasebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler (yan yana geldiler). Mehâsin-i İslâmiyet (İslâmın güzellikleri), envâr-ı Kur’âniye (Kur’ândaki nurlar), inat ve taassubât-ı kavmiye (millî taassup, ırkçılık ve kavmiyetçilik) perdelerini yırtarak hükmünü icra ettiler.”

Bediüzzaman, Hudeybiye Anlaşmasıyla hangi seviyede manevî bir fethin gerçekleştiğine dair iki örnek verir. Birincisi, bir “savaş dahisi” olan Hâlid bin Velid, diğeri bir “siyaset dahisi” olan Amr ibnü’l-Âs’tır. Fıtratlarında mağlûbiyeti kesinlikle kabul etmeme özelliği bulunan bu zatların “seyf-i Kur’ânî”ye, yani Kur’an’ın manevî kılıncına teslim olduklarını, Kur’an hakikatlerinin onların kalbini fethettiğini, Müslüman olduktan sonra her ikisinin birer “seyfullah,” yani “Allah’ın kılıncı” olduklarını ifade eder.

Diğer yandan Hz. Peygamber (asm) barış esasına dayalı tebliğ diplomasisini hicretin yedinci senesinde başlatmıştır. Zamanın büyük devletlerine gönderdiği mesajlarda hem dünyevî, hem de uhrevî kurtuluşun İslâma girmekle gerçekleşeceğine dair ifadeler kullanmıştır.

Bütün bunlar sonraki dönemlerde, gayr-i Müslimlere savaş öncesi sunulan İslâm-cizye-savaş seçeneklerini hatırlatır mahiyettedir. Hemen tüm mektuplarda zikredilen, “selâm hidâyete tabi olanlara olsun”, “Müslüman ol ki, kurtuluşa eresin”, “eğer davetimden yüz çevirirsen, halkının günahı boynuna olsun”, “davetimi kabul edersen, hükümdar olarak yine mülkünde kalacaksın”, “..ben de, hükmün altındaki memleketin idaresini sana bırakayım” gibi ifadeler bu duruma örnek olarak verilebilir.

2- Müslümanlar arası ilişkilerde Hz. Peygamber efendimizin İslâm toplumlarının riayet etmesi gerektiğine dair ifade buyurduğu tavsiyelerinden bazı örnekler aktaralım:

“Müslümanlar arasında haramı helâl, helâli haram yapanlar hariç sulh câizdir.”

“Müslüman, diğer Müslümanların onun dilinden ve elinden güvenlikte olduğu kişidir.”

“İki Müslüman çarpıştığında öldüren de, ölen de Cehennemdedir.”

“Müslümanlardan kılıçlarıyla karşı karşıya gelen iki kişi (grup) yoktur ki, öldüren de ölen de Cehennemde olmasın.”

“İki Müslüman arasını düzeltmek için yalan söyleyen kişi yalancı değildir.”

Sonuç

İslâm fıtrî bir dindir. Her alanda olduğu gibi insan fıtratına en uygun olan yolu emreder, aksini de yasaklar. Başta da belirttiğimiz gibi, barış ve esenlik anlamındaki “Selâm” kelimesiyle aynı kökten türeyen İslâmın, yine aynı manada kullanılan Müslümanlar arası selâmlaşmayı, bütünüyle barış dolu bir gece olan Kadir gecesinde inen bir İlahi kitabı, barış yurdu olarak nitelendirdiği Cenneti, en temel vasfı barış olan bir daveti bir kenara bırakarak, barışı fıtri bir özellik olarak kabul etmemesi düşünülemez.

İslâm geniş anlamda dünya barışının sağlanması için yine en fıtrî olan yolu takip eder. Barışı önce insan vicdanına yerleştirmekle işe başlar. Çünkü devletlerarası barış, barış zincirinin son halkasını, son merhalesini teşkil etmektedir.

Bu açıdan Hz. Peygamber (asm), İslâm dininin dünya barışına yönelik temel prensiplerinin ilk uygulayıcısı olarak tüm Müslümanlara çok önemli örnekler ortaya koymuş; her fırsatta bu hedefe yönelik tavsiyelerde bulunmuştur. Medine’ye hicretinin üzerinden bir yıl geçmeden Medinelileri tek bir anayasanın etrafında toplaması, devlet teşkilatlanmasını tamamladıktan sonra civar kabileler ve bölge halkıyla saldırmazlık ve dostluk anlaşmaları yapması, İslâm tebliğini daha da genişletip, komşu ülkelerin devlet başkanlarına davet mektupları göndererek, onları Müslüman olmakla huzur ve selâmet bulmaya çağırması bunun açık göstergeleridir. On sene gibi kısa bir dönemde, alanı iki milyon km2’ye yaklaşan bir alan İslâm idaresi altına girmişti. Rusya hariç, Avrupa büyüklüğünde ve üzerinde o zaman milyonlarca insanın yaşadığı bu geniş saha, harp meydanlarında, düşman ordu saflarında maktül düşen takriben.Müslümana mukâbil fethedilmiştir. İnsan kanına verilen bu değer ve hürmetin bir eşine insanlık tarihinde henüz rastlanmamıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s